12.03.2022

skyggen i mit oje (2021)



az önce bitti film. 
gerçek olaylardan uyarlanmış. 2.dünya savaşında ingilizlerin yanlışlıkla kopenhag’daki bir okulu vurmasını konu almış. son bölümü ciğerimi söktü resmen. 
savaşın din, millet, ırk, vatan ayırmadan kötü bir seçim olduğunu ama kazananının olmadığını ve yine bundan en çok etkilenenin çocuklar ve siviller olduğunu gösteren yüzlerce örneğinden sadece biri bu danimarka filmi. the shadow in my eye ya da netflix tercümesiyle savaşın gölgeleri. 
danimarka sinemasını boşuna sevmiyorum. hollywood ve benzerleri gibi gereksiz süslemeye girmiyorlar. acıysa acı, hüzünse hüzün, sevinçse sevinç. direk mevzuya dalıyor adamlar. basit ama etkileyiciler.
lakin bu kadar gerçekçi ve vurucu da olunmaz ki !!
o son yarım saat bitmek bilmedi. ciğerimi deldi geçti. 
bombalamayı duyar duymaz okula koşan veliler. endişe ve korku dolu bekleyişler. enkazdan çıkan çocuğun kendi çocuğu olmamasına sevinmek ile kaybedildi sanılanı evde bulmak. 
duygular karışık. 
savaş kötü. 
insanlar acımasız leyla. insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyor. lakin hala ders almıyor kimse. filmde yaşananların aynısı veya benzeri şu dakikalarda ukrayna’da yaşanıyor ve tüm dünya canlı canlı izliyoruz. ileride filmini yapmalarına gerek yok o yüzden! vahşet ve kötülük dünyanın gözü önünde, dünyanın merkezinde.. 
..

.

7.02.2022

7anos (2016)


7 anos yani yedi yıl...
dört şirket ortağının ‘ispanya’nın mali şubesi’ ile başı beladadır. suç sabittir. fakat kimin işlediği tam olarak belli değildir! suçu üstlenip şirketin devam etmesi ve diğer üçünün refahı için bir gönüllü pardon günah keçisi aramaktadırlar. dört ortak, bunun için bir avukatı kendilerine aracı tutarlar. herkesin kabul edeceği bir çözümle aralarından birini 7 yıllığına kodese tıkacaklardır.
peki kimi ve nasıl?
işte film ve insanoğlunun bencilliği, çirkinliği, çiğliği, vefasızlığı, merhametsizliği, boşboğazlığı kısacası akla gelecek tüm olumsuzluklar bu noktada başlıyor.
film tek mekanda çekilmesine rağmen tempo hiç düşmüyor. oyuncular gibi biz de kimden geleceği belli olmayan bir sonraki sarsıntıyı bekliyoruz.
hesaplaşmalar, yüzleşmeler. insanoğlunun bitmek bilmeyen açgözlülüğü hepsi birer birer ortaya seriliyor. oynayanlarla birlikte izleyenlerin suratına çarpılıyor.
yine de finali daha çarpıcı, daha değişik olsaydı hani ne bileyim konuya nazaran yavan kaldı biraz. yine de sıkılmadan izlenen, akıcı bir film.
o yüzden 6,5tan7/10. finali başarsalarmış zati 9lar onlar havada uçuşurdu gibime geliyor.
filmin sonunda akılda kalan ise; luis’in sigara içerken ki sözleriydi.

- sigara paketinde sigara öldürür yazıyor. içersen ölebilirsin. sana kalmış. keşke hayatın diğer alanlarında da böyle uyarılar olsa.
o kadınla-adamla çıkma, hayatını mahvedebilir. o işe girme, mutlu olmayabilirsin. arkadaşını seçerken dikkatli ol, puşt çıkabilirler..


5.02.2022

the mirror has two faces (1996)


bu film için şunu söylesem çok mu abartmış ve olayın sıcaklığıyla kendimi darı ambarında görmüş gibi mi olurum? bilemiyorum. ama şimdiye kadar izlediğim en iyi romantik komedi dememek için kendimi zor tutuyorum. demedim. ben öyle bir şey demedim. lakin son yıllarda izlediğim en keyifli, en komik, en güldürürken düşündüren filmi diyebilirim.

ve ayrıca şimdiye kadar niye izlememişim diye kendime kendime en çok söylendiğim film bu aşkın iki yüzü!

.

-amerika güzeli- annesi ve -dünya güzeli!- kardeşi sayesinde kendini çok güzel bulmayan, makyaj ve diyet yapmayan, özgüvenini yitirmiş, beysbol seven bir edebiyat profesörü var elimizde.
karşısında ise; aşık olduğu kadınların ve kaderin sillesini yemiş bir matematik profesörü.
işbu silleci ve asalsayısever profesörün girişimiyle aslında çok iyi anlaşan bu iki insan, aşkı evlilik değil, evliliği seks ve şehvet, bitmeyen beğenilme ihtirası öldürüyor teorisiyle seksiz tutkusuz mantık evliliği yaparlar. aslından edebiyatçı kızımızın tam olarak istediği bu değildir. aslında columbia üniversitesi'nin kurduğu ve sorduğu denklem basittir!
bir ilişki ya da evlilik salt şehvet ve tutku ne kadar sürükleyebilir?
yahut tersi durumda yani aralarında tutku ve şehvet yani sex olmayan ama onun dışında ortak bir çok noktası olan, birbirlerini anlayan, tamamlayan çiftlerin ilişkisi ilelebet payidar kalabilir mi?

.
tabi bu filme sadece romantizm ya da komedi penceresinden bakarsak fena halde yanılabiliriz. zira edebiyat profesörünün repliklerinde özellikle kadın-erkek ilişkilerine, onların bakış açılarına dair ip uçlarına rastlamak da mümkündür. keza aşka dair metaforlar yahut çıkarımlar da gayet başarılı kanımca. hele ki rose'un üniversite amfisindeki aşk üzerine yaptığı çıkarımlar. günümüzdeki pek çok tüketim nesnesi gibi aşkın da biz insanlara nasıl satıldığını, nasıl yönlendirildiğimizi anlattığı ders alınacak dersinden bahsediyorum..

- aşk hakkındaki tüm bu efsanelerin, aldatmacaların farkında olmamıza rağmen neden aşık olmak istiyoruz?

- aşık olmak istiyoruz çünkü o deneyim bize yaşadığımızı hissettiriyor. aşık olunca duygularımız coşar. heyecanımız büyür. gündelik, rutin yaşantımız paramparça olur, ayaklarımız yerden kesilir. bu durum ne kadar sürerse sürsün değeri hiç azalmaz. sadece bir dakika, bir saat hatta bir gün sürebilir. çünkü geriye hatıralar kalır. ölene dek değer vereceğimiz hatıralar. 

-peki aşk bu kadar kısa süreli ve acı verici ise insanlar neden aşık olmak istiyor?

-sanırım bunu istememizin nedeni bazılarınızın bildiği gibi aşk devam ettiği sürece kendimizi olağanüstü hissetmemizdir.

..

itirazı olan????

.

ha bir de rose'un annesiyle yüzleştiği sahne var ki. can yakıcı bir sahnedir. babasıyla hatıraları falan. bugün çok mu duygusalım ne?

yine ve hakeza rose'un söz konusu o meşhum derste aşık olursanız zihninizde puccini'yi duyarsınız demesi ve finalde puccini eşliğinde dansları. yine filmin yazıları kayarken bryan adams ile olan düeti falan diyorum. başarılıydı yani..
.

ezcümle ve son tahlilde; güzelliğin on par etmez bu bendeki aşk olmasa tadında diyebileceğimiz marifetin gelip geçici olan dış görünüşte değil okek ve obeb'in en yüksek seviyede olduğu ortak zevkler ve değerler ile sevgi saygı aşk üçgeninin hipotenüsünde olduğunu anlatan eğlenceli, komik ve romantik bir film. sanırım!

.


1.01.2022

le havre (2011)

 bilader'in seçmiş olduğu ve hatta benim için üşenmeyip filmin önünü arkasını yazıp kritiğini de yaptığı bir filmle karşınızdayım sevgili dostlar, aziz helsinkililer.. aslında film değil yönetmenle karşınızdayım desem daha doğru bir ifade olur. yanılmıyorsam seyrettiğim ilk filmi bu aki kaurismaki'nin. burayı takip eden az sayıdaki izleyicinin büyük bir çoğunluğu muhtemel biliyordur bu ismi. ben yeni tanıştım bu mümtaz şahsiyetle. iyi ki de tanışmışım.. öyle ki çıkardığı bütün filmleri izlemek için söz verdim kendime. şahit olun...

.
filme gelirsek yine yönetmen üzerinden anlatmadan yapamayız. çünkü aki (hemen de samimi oluruz böyle. biz akdenizliyiz adam kuzeyli soğuk nevalelerden biri. eşyanın tabiatına aykırı bu durum lakin işin içinde sinema, edebiyat varsa sınır yoktur) renklerle oynamayı çok seviyor. biladerin önerisiyle film önünü ve arkasını izllediğim eleştirmen mehmet açar (ki okuduğum, izlediğim tek sinema eleştirmeni hatta çok beğendiğim okur okumaz kendimi tutamayıp mail attığım kibarca karşılığını da aldığım çok uzaklarda bir yaz  kitabınında yazarıdır kendisi) ve "yancısı" alin taşçiyan bahsetmiştir belki ve ben kaçırmış olabilirim ama dedektifin adının monet olması ve renklerin bu kadar canlı ve net olması sanki monet'e gönderme gibi. kaldı ki eleştirmenler, çocuğun dedesinin  adı olan muhammed salih isminin çadlı yönetmene ait olduğunu ve ona saygı mahiyetinde kullandığını söylüyorlardı film önünde. keza marcel'in soyadının max olması karl max'a gönderme olduğu gibi. sevdiği ne kadar kişi isim varsa doldurmuş filmine. muhtemelen hastane odasında okunan franz kafka'da bunlardan biridir. 

filme gelemedik. 

renkler, anlar, bakışlar.. evet.


bir konteyner sahnesi var ki aslında şimdiye değin bir kamyon laf ederken bu sahneyi yazmak için ayrı sabırsızlanıyordum. le havre limanında içinde göçmenlerin olduğundan şüphelenilen bir konteyner önünde polis ve sağlık ekipleri ile birlikte biz de endişyele bekliyoruz. dedektif monet umutsuzca soruyor, canlı çıkabilirler mi diye. yeterli su ve oksijenleri varsa ve biraz da şansla olabilir diyor beriki görevli.
nihayet konteyner kapağı yavaşça açılıyor ve dünya sanki bir kaç dakikalığına duruyor. göçmenler sağ ama yakın çekimde de görülüyor ki (konteyner açılmadan aralarında konuşan iki işçinin dediği gibi) adeta "yaşayan ölüler." hani hangi milletten olursa olsun "ben insanım" diyen birinin vicdanını, kalbini, ciğerini, böbreğini, dalağını insani duyguları neredeyse işte orasını sıkacak, rahatsız edecek bir görüntü bu. hatta iddia ediyorum en azılı yabancı düşmanlarını bile yumuşatacak bir görüntü.(tabi insanlık vasfını kaybetmemişlerden bahsediyorum yoksa ırkçılar bu bahsin konusu olamaz) 

her ne kadar on beş yıldır kendi çapımda buralarda ve yan tarafta edebiyat parçalıyor olsam da görselliğe her vakit öncelik ve önem veren bir fani olarak bir saniyelik görüntünün bin sayfalık açıklamadan daha etkili olduğunu, bu anlamda da sinema sanatının tüm sanatların babası, anası ya da atası yahut lokomotifi olduğunu söylemeden edemeyeceğim. söz uçar, yazı kalır görüntü ise değiştirir diyerek kendi tarihimize şerh düşelim.

.

filme dönelim.
dedim ya renkleri, sekansları hafızamıza kazıyor. ince mizahi ile gülümseten bir adam sevgili aki ( kanka da olurum böyle bir anda) misal filmin başındaki elinde boya sandığı ve mavi gözleri ile biz de istasyondaki yolcunun boyalı ayakkabılarına yoğunlaşıyoruz.  keza ayakkabın dükkanının önünü kapattığı, ayakkabı boyadığı sahnede çirkinleşen dükkan sahibine biz meslekdaşız demesi.. otobüse binerken otobüsün basamağındaki sarı ışık sonra.. sarı rengiyle bir derdi mi var acaba dedirtiyor. ölümü bekleyen marcel'in karısının sarı elbisesini istemesi sonra..

ha bir de marcel'in kuzguncuk'tan hallice bir mahallesi var.
fırıncı yvette, isimsiz bakkal sanki le havre'de değil istanbul'un kenar mahallerinin birindeler. baştan çulsuz marcel'e yüz vermeseler de iş yardımlaşmaya, gerçek ihtiyaca gelince elde avuçta ne varsa yardıma koşan güzel insanlar var. çocuğunun bisiklet parasını kendisiyle aynı yoldan geçmekte olan hiç tanımadığı biri için veren chang var sonra. arada elbette bozguncu, hasis ve haris ispiyoncu komşular olacak. lakin sonunda iyilik kazanacak..

.

umuda yelken açan filmler yaparmış aki, bilader'in yalancısıyım.
bu filmde de öyle yapmış. amma ve lakin filme dair tek eleştirim bu olacak. bize kesin öleceğine inandırdıkları marcel'in karısının muhteşem bir mucize ile iyileştirilmesi bizim yeşilçam filmlerinde araba çarpıp kör olan birinin sonra bir tokatla gözlerinin açılması gibi oldu biraz. hatta ilk önce marcel'in kendi kafasında iyimser görüşüyle hayal ettiğini düşündüm bu mucizevi iyileşmenin. taksiyle evin önündeki sahneye kadar da öyle sandım. karısı yemek yapınca bir hayal kırıklığı oldu ben de. evet mutlu son sevmiyorum doktor.. 

son tahlilde ama renkleri ile müzikleri ile hissettirdikleri ile ve elbette mesajıyla sevdim filmi.
çok sevdim.
evet.

19.12.2021

el sur (1993)


filmi biladerim önermişti geçmiş gün. ilk sıraya almıştım izlenecekler arasında. nitekim geçen cumartesi başladım. 20.dakikanda tıkandım. bıraktım. bugün yeniden başladım. başladığım gibi soluksuz bitirdim. havadan mıydı sudan mı yahut içsel devinimlerden mi? bilemem. sonuçta film az evvel bitti. içime bir şey oturdu. kalkmıyor.

bir saattir en er mundo'yu dinliyorum.

estrella'yı düşünüyorum. babası agustin'i sonra. kendime bakıyorum. geçmişimi gözden geçiriyorum. sonra yine en er mundo dinliyorum..


hem ne diyordu küçük estrella; 

eninde sonunda herkes gibi büyüdüm. yalnız olmaya alıştım ve mutlluluk hakkında fazla düşünmemeye çalıştım.


son tahlilde bazı filmler anlatılmaz, izlenir. yine de özetlemek gerekirse; biladerin kritiğinde yazdığı gibi şiir mi izledim, film mi okudum bilemedim. karmaşık hisler. ama yeşil naneyi baba kızla birlikte ben de kokladım. keza o uzun, ağaçlı yolda ben de bindim bisiklete. dahası agustin oldum mektup yazdım. mektup okudum. lokantada onlarla birlikte dertleştim. sonra işte en er mundo.  

hayat diyorum doktor; bazen de saatlerce en er mundo dinlemektir.
evet böyle.