22.08.2018

the guernsey literary and potato peel pie society (2018)




korkma. ada çok gürültülü. sesler ve tatlı esintiler hoşuna gider, incitmez. bazen binlerce enstrüman, bazen sesler kulağımda vızıldar. 


..
dostlar, romalılar, yurttaşlar hele bi'dinleyin!
asla iyi bir film anlatıcısı olamadım. film yazıcısı da değilim. lakin bu filmi olabildiğince güzel , mümkün olduğunca afili anlatmak istiyorum. izlemeyen kalmasın istiyorum. çünkü ve zira ben çok sevdim.
eminim dönem filmlerini sevenler çok sevecek. 
romantik filmleri sevenler de sevecek. 
inancım odur ki; dram filmlerini sevenler de sevecek. 
hele hele kitap kulubü grupları bu filmi baş tacı yapacaklardır.
o kadar diyeyim.

hikayemiz 2.dünya savaşının hemen ertesinde ingiltere'de küçük bir adada geçmektedir. savaş romanı yazarımız juliet hanım yeni roman hazırlıkları yaparken talih kuşu guernsey isimli küçük bir adadan gelir. savaş zamanı biraz da mecburiyetten kitap kulubü kuran ekibin bir üyesi hanım yazarımıza naif bir mektup yazar. sonra olaylar nasıl güzel gelişir, nasıl ince ince içinize işler, ruhunuza yayılır. izleyin ve görün.

lily james kızımız rolünün hakkın vermiş. sanki bu rolü ondan başkası oynasa sakil duracakmış. özel bir terziye, özenle diktirilmiş elbisenin bedenine cuk oturması gibi bu rol de ona çok yakışmış. çok.
sevimsiz nişanlısı mark efendi de şımarık, herkesi paramla döverim züppeliğini çok iyi sergilemiş. yalan yok şimdi. ama işte elin domuz yetiştiricisi böyle alır kızı elinden mark efendi! - ay spoylır oldu değil mi? canı cehenneme en güzel yerini söylemedim ki. finali çok güzeldi. ve ben çok güldüm. ama muzip ve sinsice değil. keyiflice. ve sevdim de.

bu film için daha ne söyleyebilirim ki, adada yaşama isteğimi daha da harlandıran (hatta mümkünse guernsey adası), sonunda ve filmin içinde bir çok yerde gülümseten, bazen hüzünlendiren ve bir sahnesinde neredeyse ağlatan (evet yalan değil yönetmen azıcık daha sıkıştırsaymış oyuncuları salya sümük ağlardım) bittiğinde yüzümde şapşal bir gülümseme hissettiğim (leon'cular alınmasın ama) hoş bir sevgi filmi.



7.08.2018

el baile de la victoria (2009)

olayları şili'nin başkenti santiago'da gelişen bir ispanyol masalı.
ağır ağır, ilmek ilmek içinize işliyor film. dedim ya masal tadında. küçük, önemsiz gibi görünen harika detaylar. görüntüler. bazı hüzünlendirip bazı neşelendiren anlar. misal; sağır sandığınız kızın (victoria) sokak çalgıcılarının müziği eşliğinde kent meydanında dansı, angel'in mecnun gibi sokaklarda atla dolaşması.


aslında sıradan başlayıp muhteşem devam edip hüzünlü biten film el baile de la victoria.
naif de bir film. biraz uzun sürüyor. ama izlediğinize değiyor. ispanyolların zaten kötü film yaptığını daha görmedim.



21.07.2018

klopka (2007)



- küçükken hayatı bir filmmiş gibi hayal ederdim. istediğin zaman durdurup geri sarabileceğin bir film. ve yeniden başlayabileceğin. canın nerden isterse...

ağır bir sırp filmi! tam bir dramatoloji. oğlunun ameliyat parası için cinayet teklif edilen adamın çaresizliği, bir ailenin adım adım dağılışı ve derin iç hesaplaşmalar..
pek fazla sürpriz yok. aksiyon yok. ama ve yine de oturup sakin sakin izliyorsunuz. böyle ağır ve kasvetli filmleri normalde sevmem. lakin bu filmi beğendim. derdini sevdim. görsellerini sevdim. kırmızı yeşil sarı ışıkta bir türlü gitmeyen arabayı sevdim.  kağıt uçağın döne döne aşağıya inişini sevdim. filmi diyorum, sevdim ben.

24.03.2018

ohayô (1959)



şirin bir japon filmi.
1959 yılında çekilmiş. filme ismini veren ohayô, günaydın demek.

filmin adı gibi kendisi de, konusu da sade. öyle aman aman bir iddiası, mesaj kaygısı yok.
japon kardeşlerimiz karakterleri gibi her türlü gösterişten uzak, yalın bir film çekmişler.

bu "hiç bir şey" vaad etmeyen ama çok şey anlatan sinema güzeli film öyle kolay alıyor ki sizi avucunun içine yerinizden kalkamıyorsunuz.
belki dili ve kültürü japon ama içindekiler evrensel hatta bizden. günlük yaşam içindeki basit, sıradan diyaloglar, olaylar çok tanıdık geliyor. bilhassa bana.

misal filmdeki küçük kardeşlerimiz çok şanslı. evde televizyonları olmadığı için komşularının evinde rahatlıkla izleyebiliyorlar. televizyonun mahallemize ilk geldiği seneleri hatırlıyorum. önce evinde tv olan bir komşumuzun penceresinden izlemek için karşılarındaki bir duvarın üzerine tüneyişimizi. sonra ve kaç defa o duvardan düşüp kafamızı gözümüzü patlattığımızı, ailelerimizin eve tv almak zorunda kalmalarını düşünüp gülüyorum şimdi kendi kendime.

geleneksel japonya'nın, batılılaşma ve tüketim çılgınlığı seline kapıldığı dönemlerde çekirdek bir aile ile bunların etrafındaki bir kaç ev ve insanın ekseninde gelişen gündelik olaylara oldukça naif ve temiz görüntülerle bakmış yönetmenimiz ozu.

"televizyon 100 milyon aptal yaratır" sözüyle de inceden bir selam çakmış bu 'şeytan icadına!'

yalnız japonlar da az dedikoducu değilmiş arkadaş. beni çok şaşırttılar.

ama her şeye rağmen ortamdaki huzur veren sessizlik ve sakinliğe hayran kaldım. keza görüntülerdeki dinginliğe ve geçişlerdeki ustalığa. ozu'nun izlediğim ilk filmiydi bu.
başka filmleri var mı bakacağım birazdan.

uzun lafın kısası; birisi kısaca bu filmi özetle dese ona şöyle derim :

kalamış'tan bir tatlı huzur almak, heybeli'de mehtaba çıkmak neyse ohayô izlemek de odur.
evet böyle.


15.03.2018

la casa de papel



henüz sezon bir, bölüm beşteyim.
prison break ve lost'tan beri beni böylesine heyecanlandıran ilk dizi.
hem de ispanyol. daha ne isterim.
hemen bitmesin isterim.
azar azar izlerim.
lakin merak da ederim.

ispanya kraliyet darphanesine soymaya kalkışan profesör ve ekibini tutarım elbet. yalan yok şimdi.
ama dedektif raquel'e ayrı sempati beslerim.
hani bir vakit hırsız polis dizimiz vardı. mavi ile çınar.
köşeyi dönsem ölüm. düz gitsem hayat.
şimdi işte bir acayip la casa de papel içindeyim.

sen imkansızsın!
sensizlik imkansız diye çığırmak isterim.
lostvari flashbacklerini beğenirim.
profesörün şansını zorlamasına sinirlenirim.
raquel'e üzülürüm.
tokyo'ya az biraz sakin ol derim. rio'ya çocuklaşma diye nasihat ederim.
ama en çok moskova'yı severim. berlin'e uyuz olurum.
nairobi'nin tez vakit çocuğuna kavuşmasını dilerim.
oslo ve helsinki'ye çekinserim. denver'a mesafeliyim.

son tahlilde gerilimi, aksiyonu ve dramı ile sarıp sarmalıyor
ne bedel istiyor ne hesap soruyor
bize de oturup bir güzel izlemek düşüyor

ha unutmadan şarkısına da ayrı meftun oldum.
kayıtlara geçsin lütfen.


final bölümüyle gelen edit : ciao bella hiç bir vakit böyle hüzünlü olmamıştı.