21.12.2019

eternal sunshine of the spotless mind (2004)

mevsim kış. önümüz yılbaşı. onun ardı sevgililer günü malum. netflix mi çok inceci, yoksa ben mi çok komplo teoriciyim? bilemedim. elimi dokunduğum yerde ya bir noel romantiği yahut arşivlerden gelen bir duygusallık. bir, bir mutlu sonlu amerikan rüyası mutlak. bu cumartesi öğleden sonrası. mevsim varsayılan ayarlarına dönerken film izlemek istedim. kim bilir belki de hayatım değişirdi? işte bundan kelli hayatımın filmini ararken netflix'in gündemdekileri pat diye sil baştan'ı yani blogların yeni başlayıp filizlendiği dönemde vizyona giren, aynı blogların niagara gibi çağlayıp önü alınamaz biçimde arttığı yıllarda meydan larousse'den kaynak verir gibi ilgili ilgisiz her bloggerın en az bir yazıda atıfta bulunduğu, 2004 yapımı eternal sunshine of the spotless mind. (telaffuzuna ayrı hastayım filmin. kendisine ayrı. keyt'e ayrı, cim keri'ye ayrı.)
.
işbu şekil, gündemdeki filmleri kurcalarken sil baştan'a gönlüm kaydı ilkin yalan yok şimdi. ama ve öte yandan "kutuma da bir bakayım acun bey" dedim. hem neme lazım büyük ikramiye oradadır belki. kırmızı mı mavi mi, hamdi bey buna ne diyor? bir ulusun milenyum sonrasındaki hafızasında silinemez çentikler, var mıyım yok muyum ben kimim candan hanım? derken lost'un doktor cek'inin oynadığı filmin afişini gördüm. 'lan bu kesin güzel filmdir' tiradıyla direk filme daldım. lakin şeytan ayrıntıda gizliydi. ses ayarını yaparken yanlışlıkla windows masaüstüne düştüm. netflix'imden ısrarla aynı filmi isterken bu sefer itörnıl sanşayn of dı spotlıs maynd bir kez daha düştü önüme. 'lan dedim selim, bu bir işaret.' koştum, balkonun kapısını açtım. işaret parmağıma tükürüp dışarı uzattım. hava oldukça kıştı. ve romantizm için şartlar çok elverişliydi. filmi izlemeye karar verdim. ama önce balkonun kapısını kapattım. sonra bir kova çayımı alıp filmi açtım. lakin işaretler, anılar, çağrışımlar ekranımdan  lapa lapa yağıyordu. yahut benim küçük dünyamda böyle şeylere ihtiyacım vardı. ama önce şunu söylemeliyim ki; film hafızamdan tamamen silinmiş. ilk kez izliyor gibi merakla, heyecanla ve hatta not olarak izledim. 
adamım cim keri -ki truman show'a kadar hiç haz etmezdim sıfatından ve oyunculuğundan.- benim gibi işe gidip eve dönen, hiç ilginç hikayesi olmayan bir adammış. bazen kafasına estiğinde -yine benim gibi- hastayım yalanına yatarak işe gitmiyormuş. ama tesadüfüm, çağrışımım, sarı saçlım, kan kırmızı gözlerim bu değildi. son bir aydır yine netflixte her akşam, terapi gibi en az bir bölüm, toplamda 4 sezon izlediğim dizi montauk diye bir kasabada geçiyordu. ve şu işe bakın ki itörnılsanşaynofdıspotlısmaynd'da da olaylar montauk'da başlıyordu ve yine orada bitiyordu. ve bu sabah büyük bir avemeye küçük bir alışverişe gitmeden kitaplığımda yan yatmış adeta üzgün, kırgın ve kızgın duran fakir kene'yi düzeltirken bir satır okumadan bırakmadım. altını çizdiğim satırlar şöyle haykırıyordu;

artık kış bize eski fotoğraflar gibi sevgilim.
rüzgar kuzeyden fena kuvvetinde

dünya bize eski zambaklar gibi çin
dünya bize çok acı sevgilim
.

kitabı kapadım. tezer özlü'ye yasladım. öyle çıktım evden. rüzgar sahiden fena kuvvetindeydi. kış eski bir fotoğraf gibiydi. filmin işte bir sahnesinde bu satırlar düştü yine aklıma. buzun üstünde yatıp yıldızları izliyorlardı ya. odios’a bakıyorlardı hani. filmi durdurup fotoğrafını çektim bu anın. ilk izlediğimde de beynim çekmişti fotoğrafı. teknoloji şimdiki gibi gelişmemişti. neyse, peşinden birhan hanım'ın dizeleri geldi. yok önce dizeler, sonra fotoğraf geldi. sonra da müthiş bir yazma isteği. hatta bugüne kadar hiç yapmadığım bir şey. yeni yılda yapılacaklar listesi yapmak falan. fıtratımda olmayan şeyler. galiba ve gerçekten yaşlanıyorum doktor. yaşlanıyorum..

7.12.2019

marriage story (2019)

yalan yok şimdi, netflixte scarlett'ı görür görmez konusuna bile bakmadan izlemeye başladığım film. bir scarlet, bir adam driver. sanki roger federer ile rafale nadal arasındaki tenis maçını izler gibi. film alıp götürdü beni. duyguları sahiciydi.  (bu arada skarlıt hanıma kısa saç çok yakışmış) ha arada kopmalar, durmalar, durulmalar. kadık kızında da oluyor hocam. şahsen sıkılmadım ben. ama her bünyeye de iyi gelmez. bilirim.
..
çift terapisinin klişesi de olsa açılış sahnesi de başarılıydı bence. farklı bir şey izleyeceğiz galiba dedim. hem yanıldım. hem yanılmadım. amerikan filmlerinin alıştığımız ve beklediğimiz finali değildi. ama bıçak gibi kesilmesi. ne bleyim?
.
izledikçe, film ilerledikçe ister istemez kramer kramer'e karşı geliyor aklınıza. ama değil. öyle değil. en azından onun kadar sert ve yıpratıcı değil hatırladığım kadarıyla. film tamamen dram ağırlıklı gidiyorsa da araya sıkıştırılan nükteler yerindeydi. üzülürken gülüyor, ağlarken düşünüyorsunuz. kararsız istanbul havası gibi duygudan duyguya giriyorsunuz falan.


filmden aklıma kalan sahne ise;  neden bilmem scarlett'ın driver'ın saçını kestiği sahne. çok sevimliydi bence. kloz yor ays çarli. kloz yor ays

ve elbette ki;  charlie'nin (adam driver) filmin başında nicole'un (scarlet) avukatın yanında son anda söylemekten (okumaktan) vazgeçtiği charlie'deki sevdiği yanları oğluyla birlikte okuduğu sahne. charlie ile birlikte izleyici olarak biz de yanıp kül olduk doktor. ma'folduk!

ve ve boş evde cümleleriyle birbirlerini "jiletledikleri" sahne. o kadar sahici, o kadar sertti ki. scarlett kızımız alsın artık bu oskar'ı doktor. alsın.

toparlarsak son tahlilde;  sevenin çok seveceği, sevmeyenin ise ağız burun eğmekle kalmayıp tu kaka edebileceği bir aralıkta bu film. takdir kamuoyunun!
benim puanım 7/10 iken scarlett etkisiyle 8/10 diyorum. son kararım doktor. 8. evet.
.

12.10.2019

fractured (2019)



bu film için, psikolojik gerilimin dibini mi bulmuşlar desem ya da başka ne gibi bir şey bilemedim şimdi. amerikalıları gereğinden fazla küçümsemişim dostum!
doğrusu oynayanlara, filmin milliyetine vs hiç bakmadan -netflixi açar açmaz burnumuza dayadığı için- direk izlemeye başladım. sezar'ın hakkı ama sezar'a şimdi. netflix etiketli nadir başarılı filmlerden biri.
oysa böyle başarılı yapımı nedense iskandinavlardan beklerdim. öyle ki bekledim ve sandım bile. zira avatar sam'i (worthington)  jakob cedergren ile karıştırdı yorgun beynim. ulan dedim danimarkalılar yapmış yine yapacağını. ama işte tüm bunların bana zihnimin bir oyunu olduğunu bilmiyordum! zihin oyunu demişken; filmin hemen başında, açılış sahnesinde otoyolda ilerleyen arabaları arasından geçtiği kocaman bir deniz görüyorsunuz önce. ama sonra vay göz yanılması diyorsunuz çorak araziyi görünce. ama ve daha sonra yine deniz diyorsunuz. vay arkadaş. vay!
.
filmde işte böyle psikolojik gel-gitlerde savuruyor bizi.
kızının geçirdiği bir kaza sonucu eşi ve kızını tuhaf bir hastaneye bırakan kahramanımız monroe (avatar sam) sonra onları bulamıyor. ama işte sorun şu ki; izleyen olarak ne kahramanımıza ne de hastaneye güvenemiyorsunuz. yönetmen ve senarist "bit yeniğini" öyle güzel saklamış ki bulanabilene aşk olsun. bir avatar sam'den yana oluyoruz, bir hastaneden yana. arafta kalmak ama cereyanda kalmak gibi. hiç iyi bir şey değil. lakin merak da ediyorsunuz "lan bu işin sonu ne olacak?" diye.  filmin sonuna kadar bir diken üstülük, bir gerginlik tuvalete bile gidemiyor insan.
yapmayın diyorum böyle güzel filmler!
ama kime diyorum doktor. kime?
.
ez cümle. aferin lan netflix!


5.10.2019

yesterday (2019)

düşünün, bir sabah uyanıyorsunuz ve sizden başka sezen aksu'yu, o güzelim şarkılarını tanıyan, bilen hiç kimse yok. üstelik yine sizden başka çayı bilen yok. memlekette ve hatta yerkürede sıcak içecek olarak sadece kahve tüketiliyor. hakeza hababam sınıfı'nı googleda arattığınızda 'ha babam de babam' deyimi çıkıyor. ve tabi ki yine sizden başka kimse bilmiyor bu efsane seriyi.
.

yesterday işte öyle bir film.
küçük bir ingiliz kasabasında ünlü olma hayalleri kuran müzisyen jack malik'in tüm dünyada elektriklerin bir anlık kesilip gelmesinden sonra başına gelenleri anlatıyor. bu elektrik kesintisinden sonra malik yeni bir dünyaya doğuyor. kimse the beatles'ı ve şarkılarını bilmiyor. pepsi var cola yok. sigara bile yok. hatta harry potter'ın esamesi de..
bu şartlar altında zaten şansı hiç yaver gitmeyen malik efendi de şark kurnazlığına soyunuyor. biz de kimi blogçuların bizim yazılarımızı kendi yazısıymış gibi yayınladığı yahut kerli ferli yazarların, şarkıcı kişilerin kim nereden bilecek diye çalıntıladığı eserlere yaptığı gibi beatles şarkılarını kendi yazmış gibi seslendirip ünlenmeye başlar ve olaylar gelişir..
.
peki film nasıl diyorsanız, film eğlenceli kardeşlerim. müzikler zaten the beatles. hani derine çok dalmadan, sinematografiye girmeden, kurguya ve hikayeye pek sarmadan relax biçimde izlerseniz keyifli bir iki saat sizi bekliyor derim. 
filme dair tek eleştirim ise; lily james ablamızın yanına daha mı bir jön abimiz oynasaydı keşke diyorum. evet bu kadar. keyifli seyirler.

ha unutmadan! efsane şarkımız şurada - - > yesterday

22.09.2019

trautmann (2018)


dönem filmlerini hep sevdim. bu filmi de sevdim. çok sevdim. öyle ki daha film bitmeden, yarısında buraya yazmaya koştum. çok sevdim diyorum. anlasana!




- erkekler futbolu neden bu kadar seviyor? tüm gün anlamsızca bir topun peşinde koşuyorsunuz.
+ peki ya dans etmek?
- dans etmek kolay. sanki uçuyormuşum gibi. doğru yaptığında yer çekimi olmaz.


+ anı yaşamak. öncesi ve sonrası yok. futbol oynadığında sadece tek bir an var.
- tıpkı dans etmek gibi.