12.10.2019

fractured (2019)



bu film için, psikolojik gerilimin dibini mi bulmuşlar desem ya da başka ne gibi bir şey bilemedim şimdi. amerikalıları gereğinden fazla küçümsemişim dostum!
doğrusu oynayanlara, filmin milliyetine vs hiç bakmadan -netflixi açar açmaz burnumuza dayadığı için- direk izlemeye başladım. sezar'ın hakkı ama sezar'a şimdi. netflix etiketli nadir başarılı filmlerden biri.
oysa böyle başarılı yapımı nedense iskandinavlardan beklerdim. öyle ki bekledim ve sandım bile. zira avatar sam'i (worthington)  jakob cedergren ile karıştırdı yorgun beynim. ulan dedim danimarkalılar yapmış yine yapacağını. ama işte tüm bunların bana zihnimin bir oyunu olduğunu bilmiyordum! zihin oyunu demişken; filmin hemen başında, açılış sahnesinde otoyolda ilerleyen arabaları arasından geçtiği kocaman bir deniz görüyorsunuz önce. ama sonra vay göz yanılması diyorsunuz çorak araziyi görünce. ama ve daha sonra yine deniz diyorsunuz. vay arkadaş. vay!
.
filmde işte böyle psikolojik gel-gitlerde savuruyor bizi.
kızının geçirdiği bir kaza sonucu eşi ve kızını tuhaf bir hastaneye bırakan kahramanımız monroe (avatar sam) sonra onları bulamıyor. ama işte sorun şu ki; izleyen olarak ne kahramanımıza ne de hastaneye güvenemiyorsunuz. yönetmen ve senarist "bit yeniğini" öyle güzel saklamış ki bulanabilene aşk olsun. bir avatar sam'den yana oluyoruz, bir hastaneden yana. arafta kalmak ama cereyanda kalmak gibi. hiç iyi bir şey değil. lakin merak da ediyorsunuz "lan bu işin sonu ne olacak?" diye.  filmin sonuna kadar bir diken üstülük, bir gerginlik tuvalete bile gidemiyor insan.
yapmayın diyorum böyle güzel filmler!
ama kime diyorum doktor. kime?
.
ez cümle. aferin lan netflix!


5.10.2019

yesterday (2019)

düşünün, bir sabah uyanıyorsunuz ve sizden başka sezen aksu'yu, o güzelim şarkılarını tanıyan, bilen hiç kimse yok. üstelik yine sizden başka çayı bilen yok. memlekette ve hatta yerkürede sıcak içecek olarak sadece kahve tüketiliyor. hakeza hababam sınıfı'nı googleda arattığınızda 'ha babam de babam' deyimi çıkıyor. ve tabi ki yine sizden başka kimse bilmiyor bu efsane seriyi.
.

yesterday işte öyle bir film.
küçük bir ingiliz kasabasında ünlü olma hayalleri kuran müzisyen jack malik'in tüm dünyada elektriklerin bir anlık kesilip gelmesinden sonra başına gelenleri anlatıyor. bu elektrik kesintisinden sonra malik yeni bir dünyaya doğuyor. kimse the beatles'ı ve şarkılarını bilmiyor. pepsi var cola yok. sigara bile yok. hatta harry potter'ın esamesi de..
bu şartlar altında zaten şansı hiç yaver gitmeyen malik efendi de şark kurnazlığına soyunuyor. biz de kimi blogçuların bizim yazılarımızı kendi yazısıymış gibi yayınladığı yahut kerli ferli yazarların, şarkıcı kişilerin kim nereden bilecek diye çalıntıladığı eserlere yaptığı gibi beatles şarkılarını kendi yazmış gibi seslendirip ünlenmeye başlar ve olaylar gelişir..
.
peki film nasıl diyorsanız, film eğlenceli kardeşlerim. müzikler zaten the beatles. hani derine çok dalmadan, sinematografiye girmeden, kurguya ve hikayeye pek sarmadan relax biçimde izlerseniz keyifli bir iki saat sizi bekliyor derim. 
filme dair tek eleştirim ise; lily james ablamızın yanına daha mı bir jön abimiz oynasaydı keşke diyorum. evet bu kadar. keyifli seyirler.

ha unutmadan! efsane şarkımız şurada - - > yesterday

22.09.2019

trautmann (2018)


dönem filmlerini hep sevdim. bu filmi de sevdim. çok sevdim. öyle ki daha film bitmeden, yarısında buraya yazmaya koştum. çok sevdim diyorum. anlasana!




- erkekler futbolu neden bu kadar seviyor? tüm gün anlamsızca bir topun peşinde koşuyorsunuz.
+ peki ya dans etmek?
- dans etmek kolay. sanki uçuyormuşum gibi. doğru yaptığında yer çekimi olmaz.


+ anı yaşamak. öncesi ve sonrası yok. futbol oynadığında sadece tek bir an var.
- tıpkı dans etmek gibi. 

21.09.2019

anna (2019)


olay rusya'da geçmeye başlasa da aslında paris'te geçti çoğunlukla. ya da bizi öyle algıladılar. bilemiyorum. günahı luc amca'nın boynuna artık!
ama filmi tek kelime ile anlat deseler, "matruşka" derim.
oyun içinde oyun sonra o oyunun içinde de başka bir oyun derken film nihayete eriyor. hep bir oyun hep bir çapanoğlu. cia , kgb, ajanlar, casuslar. arada paris ve milano moda günleri.
hani genel manada arabeksten kaçar gibi aksiyondan kaçarken şans eseri yakalandığım filmden şikayetçi değilim gerçi. beklentisiz olarak kafa dağıtmak için izlenebilir. hatta ve aslında kill bill- jackie chan ve hatta hatta cüneyt arkın'ı çağrıştıran uzun aksiyon sahneleri olmasa sürprizlerinden ve flashbacklerinden mütevellit başarılı bile sayabilirim filmi. güzel anna, yakışıklı ajan lenny , kgb şefi alex ve yılların olga'sının (helen mirren) oyunculukları üst düzey. lakin onlar da bir yere kadar. ben sıkıcı aksiyon sahnelerine takıldım.
hayır aksiyon da olacak bir filmde elbet ve lakin bir tarantino amcaya falan baksalardı keşke.
tamam tamam çok üstüne gittik filmin. 10 üzerinden 6 verdim. haydi gidin izleyin!
..
.
önemsiz notlar :

* filmin -benim için- bir sürprizi de 'lan ben bu kızı nereden tanıyorum' dediğim ajan, cansu tosun'muş iyi mi? film bittikten sonra imdb'de dolanırken ayıktım olaya. çok cahilim be ilber abi!
.
* bi'de anna kızımızın italyan fotoğrafçıyı benzetip at gibi kişnettiği sahne keyifliydi. yalan yok şimdi.


* filmin altyazısı :  - asla birilerine inanma anna. kendine inan.

* filmin (en sevdiğim) müziği : beauty freak feat - my beauty

25.08.2019

long shot (2019)

yalan yok şimdi, filmi sırf charlize hanım var diye izledim. hatta biraz mecburiyetten biraz sıkıldığımdan verdiğim aradan sonra yine charlize theron'un o güzel yüzü ve hatırı için izlemeye devam ettim. hem belki aylardır uğramadığım bloga iki satır bir şey yazardım.
iki hatta filenin sultanları nedeniyle 3 bölümde bitirdim. bu arada filenin sultalarının yengisine ne kadar sevindiysem finli voleybolcular için de o kadar üzüldüm. neden bilmem kuzey insanlarına ayrı bir sempatim var. sinemasına, müziğine falan.
görüldüğü üzere hala filme gelemedim. işte öyle bir film. long shot.


adı romantik komedi. bana sorarsan komediye romantizm katmaya çalışmışlar. ne var ki; ikisi de olmamış. ucuz amerikan esprileri. ışık hızında diyaloglar. ingilizce yetersiz olunca altta baktığımız yazılar da kendi aleminde olunca filmin işkenceye dönüşmesini kim önlüyor; tabi ki charlze hanım.
belki sağlam bir alt yazı yahut orjinal dilini anlayabilecek bir ingilizce film gerçekten 7.0 puanlıktır.
bana sorarsan 5,5 tan altıyı bulamaz.
öyle işte.
.