17.02.2018

three billboards outside ebbing (2017)


amerika’yı, amerikalıları seversiniz sevmezsiniz bilemem. ben sevmem mesela. ama işte bazen süper işler yapıyor adamlar! three billboards outside ebbing de onlardan bir tanesi. 
yazan ve yönetimiz in bruges (2008) de ruhsat sahibi olan mr. mcdonagh.
uzun bir aradan sonra yine suç, yine dram ve yine kara mizah diyor.
iyi de diyor.
..
ana karakterimiz bayan mildred, inatçı, gözünü budaktan sakınmayan sert bir kadın. şiddet yanlısı kocasından ayrılmış, oğluyla yaşıyor. kızı bir sene önce tecavüz edilerek öldürülmüş. polis teşkilatı katili bulamayınca onları harekete geçirmek için kendi yöntemini uygular. kuş uçmaz kervan geçmez yolda artık reklam bile verilmeyen çürümeye terk edilmiş panoları kiralar ve olaylar gelişir.
..
bu sert ve duygularını belli etmeyen 'nemrut'  kadının aslında yumuşacık bir kalbi olduğunu daha filmin başında ters dönüp debelenen hamam böceğini düzelttiğinde gözümüze sokuyor aslında mr. mcdonagh. 
bunun tersine kendi evinde peder ile girdiği sert diyalog ve verdiği çarpıcı örnekler ise son zamanlarda izlediğim en iyi sahnelerden biriydi. 
keza tutuklandığı sırada karakolda adeta birbirlerinin damarlarına basarken polis şefinin hastalığı nedeniyle yüzüne kan tükürmesi sonucu birden anaç bir tavır sergilemesi, kanlı bıçaklı bir durumda aniden melekleşmesi falan filmin alçalıp yükselen altı çizilesi sahnelerinden biriydi.
film sizi en başından kavrayıp bir yöne giderken aniden başka bir yere götürüyor. bu şekilde bir kaç tane ters köşe sahnesi var. bu da filmi daha izlenir kılıyor kanımca. elbetteki oeeh, burası olmamış, şurası çok zorlama olmuş (annesi ile kızın son konuşmasındaki tecavüz diyalogu mesela) dediğimiz sahneleri var ki o kadarı kadı kızında da oluyor.

ama ve mesela sam rockwell (dixon rolünde) bir adam var. bayan mildred ile birlikte alıp götürüyor filmi. müthiş bir oyunculuk sergilemiş. filmde ayrıca tyron lannister süprizi var! yine true dedective'den tanıdğımız woody harrelson da var. 
dolayısı ile oyunculuklar çok, çok iyiydi. senaryo ve kurgu da iyiydi bence. 
şöyle ki; filmin çok hareketli bir akışı olmasa da hani deyim yerinde ise tuvalete  yahut çay demlemeye gitmene izin vermiyor. su gibi akıyor. ha'bir de müzikleri de ayrı bir güzel. hakkını verelim şimdi.

amma ve lakin ; filmin sonunu mutlu ya da mutsuz bitirmemek, ucunu açık bırakmak gelenek haline geldi artık son zamanlarda. bu filmimizde de öyle oldu.
ha böyle bir son beni rahatsız etti mi beni? açıkçası etmedi. keyifle izleyip keyifle sonlandırdım. sonra da aklımda kalanları buraya yazdım.
notum; 8/10



10.02.2018

the square (2017)



tuhaf, zaman zaman dumura uğratan bir film!
gidişatı, meseleyi parça parça hatta kopuk kopuk ele alışı lakin ağır ağır giderken birden şahlanması diyorum, enteresan.
kokteylde maymun taklidi yapılan sahne efsane olmuş mesela.
önce insanların bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın tepkisizliği!
sonrasında bir kişinin cesaret etmesiyle toplumsal lince giden vahşi bir adalet duygusu.

yönetmen sanki zıtlıklar, olumsuzluklardan üzerinden olumlu düşünmeye itiyor gibi.
misal yukarıdaki sahnede "maymunlaşıp, hayvanlaşan" insanın arsızlığı ve edepsizliği işlenirken başka bir sahnede gerçek bir maymunun sergilediği medeni davranışları göstererek bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor.

tabi filmin süresi uzun olunca film içindeki metaforlar da, alt mesajlar da aynı oranda çok oluyor.
film daha çok elitistleri vuruyor gibi gözükse de aslında toplumun her kesimindeki bencilliğe, ön yargıya, iki yüzlülüğe göndermelerde bulunuyor.

yine hayatın içindeki sıradan detayların altını çiziyor danimarkalı yönetmenimiz.
misal senden yardım isteyen dilencinin yardımına muhtaç olman gibi.
ya da çöpe attığın değersiz dediğin nesnenin gün gelip bir anda aranılan şey olması.
yahut  iyi niyetle yaptığın, o an için iyi olduğunu düşündüğü eylemin sonradan ne kadar kötü olduğunun farkına varman gibi.

yer yer kopukluğuna ve bazen gereksiz uzayan detaylarına rağmen ben ilgiyle ve sonuna kadar merakla izledim.

son tahlilde seveninin çok olacağı gibi sevmeyenlerinin de olacağını düşündüğüm bir hiciv filmi diyebiliriz kare için.


3.02.2018

roman j.israel, esq. (2017)



denzıl, denzıl, denzıl adamım benim. seviyorum seni.
o nasıl rol yapmaktır öyle.
o nasıl bir bütünleşmektir karakterle.
o,o, o nasıl bir oyunculuktur öyle. sokayım amerikasına da, kapitalizmine de sana bir şey olmasın diyesi geliyor insanın. dedim de zati...

asıl adı; roman. mesleği; hukukçu. müzmin bekar. nev-i şahsına münhasır. sıra dışı bir karakter. amma ve lakin gönlü ve davası büyük.
zira o, bir dava, bir gönül adamıdır.
çocuk yapmayıp kariyer yapan, ipodunda 8.000 şarkısı ve müthiş bir hafızası olan avukattır sizin anlayacağınız. 
aynı zamanda okyanus kenarında yunusları seyretme hayali olan bu duygusal adamın adalet sistemini temelden değiştirecek devrimci fikirleri de mevcuttur.  elinden hiç düşürmediği on ton ağırlığındaki koca çantasında taşımaktadır bu fikrini. fakat bu iş o kadar kolay değildir.
o yüzden taşın altına elini beraber sokacağı zeki ve çalışkan bir ortak aramaktadır.
bu ortak elbette, her zamanki şehirli züppe ve serin tavırlarıyla colin farrel’dan başkası değildir. yalan yok şimdi, denzel kadar olmasa da o da rolünün hakkını verenlerden.

roman’a dönersek; aslında idealleri, ilkeleri ve ahlaki değerleriyle bu dünyaya bir numara büyük gelen bir don kişot'tur kendisi. mazlumun yanında, zalimin karşısında beyefendi ile şövalye arasında bir yerdedir!
lakin günümüz dünyasının acımasız çarkları roman’ı da içine almakta gecikmez. hayat çünkü biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi. yıllardır çalıştığı büronun sahibi ölünce, sudan çıkmış balık gibi ortada kalan roman savunduğu ilkelerle yürüyen, öğüten sistem arasında sıkışıp kalır.
nihayet, deniz yıldızlarını ve sahip olduğu tüm değerlerini bir saniyede kumsala fırlatıp şeytana pabucunu ters giydirir.  ne var ki, hızla içine girdiği bu kapitalist dünyayla kan uyuşmazlığı yaşar. zira özü burada kalmayı reddeder. maya'sı sağlamdır! orada fazla kalmasına izin vermez. ama...
ama işte,  her şeyin, her hatanın bir bedeli vardır. gerçi roman için artık acısa da fark etmezdi.
öyle de oldu...
fakat yazık oldu..
.
hülasa-ı kelâm; hayatı, hukuku, sistemi sorgulayan başarılı bir yapım.
benim puanım, 8/10.




6.01.2018

I Don't Feel at Home in This World Anymore (2017)



bir yanda yüzüklerin efendisi elijah wood. öte yanda melanie lynskey.
sonuç; eğlencelik, hoş bir kara komedi.
aslına bakılırsa trajikomik bir hikaye. gülüyoruz ağlanacak halimize.
.
kahramanımız hemşire ruth  tam da bunu anlamamaktadır işte.
ulan zaten yaşayıp göreceğimiz üç otuz dünya. sonunda hepimiz toprak olup gideceğiz. bunun için bu kadar bencilliğe, vurdumduymaz olup çevreye ve diğer canlılara zarar vermenin alemi ne? diyor. anlamıyor. anlayamıyor. 'hasta' oluyor.


çift egzostan gökyüzüne salınan zehirler, sokaklara çöp atmalar, gezdirdikleri hayvanların pisliklerini ortada bırakmalar, markette, otoparkta bencilce ve saygısızca davranışlar çıldırtıyor ruth'u. üstüne bir de evi soyulunca. iyice çileden çıkıp süper starımız ajda'ya meydan okuyor.
bu benim dünyam değil diyor.
contayı yakıyor.
polis bürokrasisinden bunalıp suçluya haddini kendi bildirmek istiyor. yanına da tuhaf hareketleri olan, ninja komşusunu alıp başlıyor hırsız polis oynamaya.
.
son tahlilde; güldürürken, ince mesajlar veren, finale yakın tarantino havası estiren ama ve lakin finalde hollywood sendromundan kurtulamayan bir amerikan bağımsızı film.
izlenir mi?
izlenir. hatta not bile verilir. 7/10.
evet.




5.01.2018

hinterland



o bir ada güzeli. bir birleşik krallık polisiyesi. galler kırsalının hikayesi.


polisiyeleri, mini dizleri ve bbc yapımlarını seviyorsanız. tam yerine denk geldiniz!
pastoral güzellikler, değişik kamera açıları cabası.

ben yaklaşık bir haftadır, akşamları hap niyetine alıyorum. hatta özlenen sevgili gibi bir bölüm daha izlemek için akşamı zor ediyorum. o derece.

polisiyeleri bu kadar çok severken diziye bu denli geç tesadüf etmem. benim ve netflix’in şansızlığı. diziden radyo z sayesinde haberim oldu. iyi ki de oldu.
.
esas adamımız baş müfettiş tom mathias; geleneği bozmuyor. benzeri karakterler gibi işinde çok başarılı ama evinde başarısız. tabi geçerli nedeni var. hayat, kader, şans. artık adına ne derseniz. ruhu incinmiş, yüzü melankoli satan, geçmişinden kaçan, bir tutunamayan o. elinde bir tek, en iyi bildiği ve yaptığı işi kalmış. hayata da bununla tutunmaya çalışıyor. çalışkan, zeki, pratik, vicdanlı, uykusuz, kontrolsüz, agresif, kendinden kaçak bir birey.

mared rhys; üç kişilik yardımcı ekibin en yeteneklisi. mathias'ın 1.yardımcısı. ve bölgeyi iyi tanıyan biri! hal ve tavrından o'nun da bir hayat kırgınlığı olduğunu seziyoruz. fakat şimdiye dek izlediğimiz toplam 2 sezon 6 bölümdür ne olduğu ortaya çıkmadı. kızıyla yaşıyor. arada anne ve babasını görüyoruz. hırslı, duygulu, vicdanlı. dürüst. gerçekçi. kuralcı.


ekibin patronu var bir de. brain prosser; beyaz saçı ve beyaz gömleği ile arz-ı endam ediyor genelde. ekipteki herkes gibi o'nun da suratı pek gülmüyor. hatta mathias ile suratsızlıkta yarışıyorlar.
öte yandan, her bölüm bir cinayet çözülüyor. ama ben bu adamı çözemedim arkadaş. senarist yahut yönetmen de özellikle bunu istiyor sanırım. haneke gibi sinir uçlarımızla oynuyor. adam her an bir bomba patlatacak gibi yahut geçmişindeki büyük bir günahı saklar gibi bakıyor. 

kokusunun çıkması an meselesi. 
izliyoruz..