15.12.2016

a perfect day (2015)




mükemmel bir gün.
mükemmel bir film.

bu aranoa büyük yönetmen.
derdini, derdimizi, insan-sız-lığı, savaşın vahşetini ve gereksizliğini, vurdumduymazlığı, fırsatçılığı, paraya tapanları, insanlığı unutanları, dünyada 'söz sahibi olanların' kocaman kıçlarından başka hiç bir şey düşünmediğini, sadece görüntüde var olduklarını bir saat kırk beş dakikada o kadar güzel anlatmış ki.
o kadar güzel.
o kadar yalın.
o kadar usta.
diyecek başka da lafım yoktur.
mutlaka izleyin demekten gayrı.

ha'bi de imdb'de 6,8 puan vermişler.
halt etmişler.
kıçı kırık, ne idiğü belirsiz amerikan saçmalarına 8, 9 küsur. böyle bir şahesere 6,8.
hadi ordan. hadi ordan.
.

3.12.2016

Son of the Bride (El Hijo de la Novia) 2001



biraz big fish , biraz  life is beautiful.
hastası olduğum iki lisan.
biraz italyanca. biraz ispanyolca.
harika bir film.
alışagelmiş, bilindik bir konu. lakin anlatım, oyunculuk harika.
bu sonbaharla karışık kış günlerinde içimizi ısıtan sıcacık bir film.
mutlu sonlara film dahi olsa inanmaz bilakis sevmezdim.
ama bu film sevdiriyor. vallahi sevdiriyor.
son tahlilde ben çok sevdim. sevgilim izleyici.
umarım sen de seversin.
.
* dozunda ve yerinde ince esprilerle kıvamı yerine gelen film adeta "dünya düzeni" dersiyle başlıyor. yani diyor ki "ölene kadar mokoko"
.

-her zaman bir kriz vardır. bu enflasyon değil. bu resesyon, IMF yahut halk cephesi. bizi her şekilde, sağlı sollu düzerler. bundan kaçış yoktur.



* alzheimer hastası annenin şiiri de ayrı bir ders!


- çiçekleri sevmeyen kuşları da sevemez. müzikten de hoşlanmaz güzel sözlerden de. ozanın şarkısını duymazlar. 70 balkon var. tek bir gonca yok.



* hayallerimizi gerçekleştirmeyi hep bir şarta bağlarız ya hani. emekli olayım, param olsun, çocuklar büyüsün. hede hödö. ama işte gün gelir hiç beklediğimiz bir şey gelir başınıza. o zaman biraz aydınlanırız! rafael abimiz de tam da böyle bir şey yaşar ve anlatır sevdiceğine....


- tek bir hayalim var. 20 yıl önce bir sürü vardı. şimdi bir tane. bütün hayallerimden vazgeçtim. birini muhafaza ettim. ama o da gerçekleşmeyecek.
-peki nedir hayalin?
- her şeyi bırakıp gitmek.


13.11.2016

the end of the affair (1999)

arkadaşımın aşkısın temalı bir ingiliz aşkı memnu'su.
doğrusu başarılı.
belki kasımdan, belki havadan. ama ben filmi beğendim.

bir kadın, bir koca ve bir sevgili.
bir yasak elma.
biraz propaganda. başarılı oyunculuklar. akan bir hikaye. mucizeler.
elbet ah minel aşk.
lakin yorucu bir aşk bu.
tutku, ihtiras ve acı. her şey var.
ha bir de bol bol yağmur var. yağmuru sevenlere...




- görüşmüyor olmamız. aşkımızı bitirmez.
+bitirmez mi?
-insanlar tanrı aşkıyla yaşıyorlar değil mi? tüm hayatları boyunca o'nu hiç görmeden.




+acıyı yazmak kolay. acıda hepimiz kederliyizdir. ama mutluluk hakkında ne yazılabilir?

23.10.2016

5+1: film banyosu

dün akşamüstü kendime bir güzellik yaptım. aylar sonra the end'e uğradım. kiminin yönetmenine, kiminin oyuncusuna ve bazılarının da kapağına bakarak altı adet film aldım. kasadaki abiye "ücreti eksik aldınız galiba" diye doğrucu davutluk yaparken filmlerden beş tane alana bir tanesinin bedava olduğunu öğrendim. sevindim. eve geldim. biraz peyami safa okudum. biraz limonlu ıhlamur içtim. güzeller içinden woody allen'ı seçtim.
ve sırayla izlemeye başladım...
.
1- cafe society (2016):

yıl :1930 yer: amerika. yüksek sosyetenin aurasında anlatılan bir aşk filmi. klasik, biraz umutsuz çokça karmaşık bir aşk hikayesi. hani biraz zorlasak aşk-ı memnu'ya yelken açabiliriz.
umutsuz aşk dedik ama hayır. zengin kız, fakir oğlan aşkı değil. ikisi de fakir. ama idealist. sonra zengin oluyorlar. ama mutlu olamıyorlar.

film, bir şaheser değil. ama işte bir woody allen filmi sonuçta. yer yer mizahi öğeler öne çıkıp gülümsetiyor. bazı zaman diyaloglar düşündürtüyor.
öylesine keyifli film. ben sevdim son tahlilde. kim bilir belki siz de seversiniz.
ayrıca filmin içinde hafızama çizdiğim şu kelamlar da ediliyor ;

- bazı soruların cevabını duymak istemezsin.
-zaman geçer. hayat devam eder. insanlar değişir.
.
.

2- equals (2015) :

"aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk" temali bir bilim kurgu. inanmayacaksınız ama bunu da sevdim. bilim kurguları zaten severim. içine aşk sosu da kıvamında eklenirse sıkılmadan izlerim.
filme gelirsek; içinde az biraz the lobster sosu, biraz da perfect sense kurgusu olan ilk bölümü yavaş akan ikinci bölümde sizi içine çeken bu "ütopik" film, mevcut dünyadaki açgözlülüğün ve şiddetin penceresinden adeta geleceğin dünyasının fragmanlarını sunuyor.
.

- aşkın böyle hissettirdiğini hiç bilmezdim. sanki etrafında bir kasırga dönüyor gibi hissediyorsun.
.

3- complete unknown (2016) :

aslında değişik konusu ile çarpıcı bir film olacakken nedense sonunu yahut gelişme bölümünü üzerine pek düşmeden, sanki aceleye getirmişler gibi yaptıklarından bittiğinde "eee bu muydu şimdi" diye kalıyor insan.

rus romanlarındaki uzun girizgahlara benzer şekilde farklı yerler, farklı yüzler ve olaylarla acaba nereye varacak diye sizi meraklandırıyor önce gilm. ve belli bir nokta da bombanın pimini çekip doğum gününün ortasına bırakıyor. gerilim hafiften tırmanıyor. keyifli bir olacak galiba diye ellerinizi ovuşturduktan sonra pause tuşuna basıp bir çay daha almaya içeri gidiyorsunuz. sonra pause bir daha işliyor ama film geri gidiyor sanki. tempo yeniden düşüyor bir acayip finalle de bitiyor. ulan diyorsun o ikinci çayı almaya gitmeseydim keşke!

tek başına "görevimiz tehlikecilik" oynayarak kılıktan kılığa girip ülkeden ülkeye dolaşan, bu şekilde gerçek kimliğini arayan bir hanım kızımızın acaba yanlış mı yaptım deyip o'nu öldü zanneden ilk aşkının yanına dönmesi sonucu gelişen ya da gelişemeyen olayların anlatıldığı bir "acayip" film.

filmin tamamını ne rachel weisz'in güzelliği ne de deny glover dayının kısa süreli esprileri kurtarıyor. hani izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz.
öyle yani.




ha unutmadan; filmin benim için en ilginç yanı beşiktaşımızın eski teknik direktörü slaven biliç'in başrolde oynamasaydı!
bu kadar mı çift yaratılır insanlar.

.

4- genius (2016)

jude law, adamım benim! tutkulu bir yazarı müthiş canlandırmış bu filmde. keza nicole kidman histerik bir aşığı.

kendi hikayesinde akıp gidiyor film. bir baş yapıt değil elbet ama yazmayı, edebiyatı seviyorsanız oyunculuklar zaten müthiş. 
caz sahnesi yine müthişti bence.


ve son olarak filmin başından uzuun bir alıntı;
“bir taş, bir yaprak, yitik bir kapı; bir yaprak, bir taş, bir kapı. ve tüm unutulmuş yüzler.
biz bu sürgüne çıplak ve yalnız geldik. karanlık rahminde anamızın yüzünü göremedik; hapis olduğumuz etinden kurtulup bu dünyada kelimelerle anlatılmayan hücre hapsine mahkum olduk.
hangimiz kardeşini tanıdı? hangimiz babamızın yüreğinin içine baktı? hangimiz ebediyen hücre hapsine mahkum olmadı? hangimiz her şeye ebediyen yabancı ve yalnız değil?
… ey rüzgarın savurarak getirdiği bedbaht hayalet tekrar geri gel.” 
.

5-julietta (2016) :

kapağında almodovar ismi var diye aldım açıkçası.
pişman mıyım? değilim.
beğendim mi? beğendim.
daha iyi olabilir miydi? olabilirdi elbet.
ama ve yine de julieta'yı da keyifle izledim doğrusu.
hikayenin ne olduğuna değil nasıl anlattığıma bakın diyor adeta almodovar dayı. en azından ben öyle anladım. sizi bilemem ?


-  yokluğun hayatımı tamamen dolduruyor ve onu yok ediyor.
.

6- opiseu (2015) : 




bir kore gerilimi. 10/6.
izlemeyen bir şey kaybetmez. izleyen de kazanmaz.
öyle işte.
.

12.09.2016

enough said - 2013

bazı filmler vardır. sadece vardır.
bazı filmler de vardır aylar, yıllar sonra oturup tekrar izlemek istersin.
enough said, öyle bir film.
gandolfini dayı öyle bir karizma.
julia louis , -bir juliette binochette olmasa da- öyle hoş bir kadın.
.

filmin konusuna gelince. yazacağımı düşünmüyorsunuz herhalde.
hayır, ana fikrini de yazmayacağım.
lakin isteyenin bir sürü ders çıkarabileceği, hayatın ortasından, müthiş kıymetli bir film.
o kadar söylerim.
.
ha'bi de ;  kadın o gavur ölüsü çantayı 75 derecelik merdivene her seferinden çıkarmaktan yorulmadı ben izlerken fenalık geçirdim. o neydi lan öyle!
.


6.07.2016

blind - 2007

film 2007 de çekilmiş. ülkemize ne vakit geldi bilmem. ben az önce izledim.

izler izlemez de dedim ben bu masalı yazmalıyım.

evet âmâ bir gençle albino kızın saf aşkını anlatan film, bir aşk masalı. andersen soslu hem de. fakat bir o kadar gerçek. çünkü yakıyor. tıpkı aşk gibi. kör ediyor. aşk gibi. sevindiriyor. aşk gibi. mutluluktan havalara uçuruyor.  evet bildiniz. yine aşk gibi. hüzünlendiriyor. özletiyor. ağlatıyor. insanı girebileceği her şekle sokuyor. bunu da zaten aşk'dan gayrı bir şey yapamaz.



- gerçek aşk kördür. sonsuza dek.

.
izleyin efendim. beğenilerinizi dostlarınıza, şikayetinizi beyaz  masaya..
.
arrivederci.



3.07.2016

demolition - 2015

ne vakittir böyle bir film izlememiştim.
çok acayip. çok sayko. çok eğlenceli. çok düşünceli. çok çok çook  bişi.
.
konusu hiç benzemiyor ama bende eternal sunshine of the spotless mind tadı bıraktı. neden bilmem? belki jake gyllenhaal'ı jim carrey ile özdeşleştirdiğim için. bilemiyorum.
.
amerikalıların böyle bi film yaptığına inanmak güç. hani daha çok kuzey avrupalılardan beklerdim. ama yankilerden. dedim ya bilemiyorum. gerçi kuzey avrupalı gibi başlayıp yine amerikalı gibi bitirdiler. ama olmuş.
.
çarpıcı. kışkırtıcı.
.


başrol oyuncumuz o canım evi parçalarken, her şeyi yıkarken insan hırslanıyor, aynısını kendi evine falan yapmak istiyor. en azından lüzumsuz bir sürü eşyayı atmak üç artı biri  bir artı sıfıra indirgemek istiyor. dibe vurmadan, sıfırlamadan yüzeye çıkılmıyor. bunu da söylüyor filmimiz.
asla kendimiz olmadığımızı yüzümüze tokat gibi vuruyor. hep şikayet edip mantıklı mazeretler üreten araftaki ruhlara solo yapan bir film ayrıca.
.
bu arada öğrendim ki;  c.r.a.z.y   filmini de bu çılgın yönetmen yapmış.
.
filmdeki esas sorumuz ; gerçekten ne istiyorum?
cevabı bulabilenlere, bulduktan sonra dürüstçe o yoldan gidebilenlere selam olsun. gidemeyenlere sabır, gitmek isteyenlere güç ve cesaret versin rabbim. amin.
.
belki subjektif davranıp çok abartıyor da olabilirim. ama film biter bitmez. tembelliği bırakıp pcyi açtım. aklıma ilk gelenleri yazmaya başladım. elbette ki sayın bayım ve siz çok değerli hanımefendi mantık, kurgu, ışık, resim bir sürü hata da bulabilirsin filmde. ama özünü alıyorsan. iki dakika durup düşünüyorsan. film görevini başarıyla tamamlamış demektir.
.
öyle yani.


29.05.2016

already tmorrow in hong kong (2015)

bir, doğru insan yanlış zaman klişelemesi.  ama ve aynı zamanda güzellemesi.

film henüz üçüncü dakikada before sunrise ve ekürisine selam duruyor. onu çağrıştırıyor. "du bakalım n'olacak" dedirtiyor. ama hepsi o kadar.
ilerleyen dakikalarda yavaş yavaş bir ilacın sizi etkisine alması gibi duygularınızdan içeri yayılıyor. filmin ve diyalogların içinde kayboluyorsunuz. yahut film sizin içinizde kayboluyor. hangisini tercih ederseniz artık. ki before sunset veya before sunrise bir daha ancak oturup film hakkında atıp tutarken aklınıza geliyor.

kadın-erkek ilişkilerini inceden sorguluyor, sorgulatıyor. bu topraklarda da yıllarca konu malzemesi olan "aldatmak için ille de fiziksel aktivite şart mıdır. kalben ve beynen de olur mu olmaz mı? bir musluk boş iki havuzu kaç saatte doldurur temalı tartışmalarımızda özne olmuş mevzuyu masumane bir arkadaşlık sandalında tehlike sulara sürükleyen yönetmemiz finali yine bir klişe  ile yapıyor. kocaman bir soru işaretiyle ama ve bence muhteşem bitiriyor. lakin bu final sanki benzerleri gibi devam filmi çekilecek hissi uyandırdı ben de. yönetmen ablamıza naçizane tavsiyem. bırak dağınık kalsın emily abla. bırak dağınık kalsın.

ikilinin final sahnesinde karışan akılları, vicdan muhasebesinin yanında acaba bu yaşadığımız ya bir yanılsama ise tedirginliğiydi bana kalırsa. zira o an hissettikleri benzer duyguları muhtemelen çok da iyi gitmeyen, artık eskiyen ilişkilerinin başlangıcında da yaşamışlardı. ama ve yine de birbirlerini tamamladıklarını düşündükleri özellikleri, sorunlu devam eden mevcut ilişkileri yansın geceler sabaha da söndürelim dedirtiyordu ikilimize. ama işte hep bir amaları olacaktı.


öte yandan filmin detaylarına bakarsak;  karaoke barda şarkı söyleyen abla süperdi. akabinde ikilimizin rahat tavırları, hayatı dalgaya alan davranışları filme samimi bir hava katmış.

yine kuşlardan fal tutan amca'nın hal ve tavırları. pratik zekası filmin kayda değer sahnelerinden biriydi.

hakeza belki her allah'ın günü bizim kendimize hafta sonları da arkadaşlarımızın bize sorduğu o kutsal soruyu ruby kızımız da hayali yazar olmakken geçim derdi yüzünden bankacılık yapan josh efendiye soruyor; "madem işinden bu kadar nefret ediyorsun. neden ayrılmıyorsun?"
cevabı mı?
hepimizin verdiği cevabı veriyor josh efendi.;  "n'aparsın gülüm ekmek parası. yazarak para kazanılmıyor. ne ekmek ne de kız veriyorlar."


22.05.2016

mayıs sıkıntısı!

farkettim ki mayıs boyunca hiç film girdisi yapmamışım bloga.
aslında "haftada en az iki film, sınırsız çay festivalim" mayıs ayında da devam etti. lakin bazı filmleri yazacak kadar sevmedim bazılarını da ben yazmaya çok üşendim. yalan yok şimdi.

ama bugün, iç güveysinden hallice somurtan ve son derece gri duran bu pazar gününde mayıs ayında izlediğim ve aklımda kalan fimler için kısa cümlelerden kurulu bir merasim yapmak istedim.


Anklaget - 2005 Danimarka  :

izleyen her fani gibi ilk çağrıştırdığı film yine danimarka yapımı, (jagten2012) oldu. ister istemez bu iki filmi karşılaştırırken buldum kendimi. jagten açık ara öndeydi. filmin benim için tek güzel süprizi forbrydelsen dizisinin güzel dedektifi sofie grabol oldu. onun dışında sinirleriniz sağlamsa izleyin derim.

10 cloverfield lane -2016 abd :

tek mekanda, muhtemel düşük bütçe ile çekilmiş, oyunculukları gayet başarılı korku-dram-gizem karışımı bir film. bu filmde de zihinler ister istemez (room-2015) filmine bir gitti geldi şöyle. aslında filmin finaline kadar her şey iyiydi. finalde kolaycılığa kaçmışlar sanki. bu muydu yani dedim. daha güzel bir finali hak ediyor film. tabi hepsi bana göre. sizi bilemem.


the invation - 2015 abd :

buraya yazıp yazmamakta kararsız kaldığım film. ama seyredilmiş, seyredilmiştir. yine tek mekan, psikolojik-gerilim türü bir film. şimdi kesin bir şey olacak hissini hep tetikte tutan, sonunda da pek bir numarası olmayan benzer tarzda pek çok filminden sadece biri. 

kraftidioten - 2015 norveç/isveç :

iskandinav filmlerini ayrı severim. bu film peki? çok sevdiğim diğer kuzey filmleri gibi değildi. bir intikam filmi. izlerken tarantino çekseymiş bu kadar olurdu dedim. o kadar söyleyeyim.

waking ned devine - 1998 ingiltere :

tam çekirdek çitlemelik film. ingilizlerin kendi has mizah anlayışı ile ama başarıyla ilerleyen komik, eğlenceli bir film. ha unutmadan; irlanda kırsalına, yeşilliğe, doğaya hayranlık duymamak elde değil.


24.04.2016

paris (2008)

juliette binoche için açtığım ama çılgın profesöre bayıldığım bir film paris.
-juliette'nin güzelliği bâki elbet...-


.
çok fazla hikaye, birbirlerinden haberli ya da habersiz çok fazla hayat kesişmesi ama tek bir paris, akustik bir fransızca var bu filmde.
fransız filmi meraklılarının kaçırmak istemeyeceğini düşünüyorum...

hakeza başta la flor de estambul  şaheseri olmak üzere aralara çok iyi serpiştirilen harika müzikler. 
neticesinde temiz, duru bir film paris. 
ben sevdim. belki siz de seversiniz..

ha bi'de ne kadar çok istanbul gibi bu paris!



- burası paris. halinden memnun tek kişi bulamazsın. dır dır etmeye bayılır insanlar.

8.04.2016

three colors: red (1994)

bir film izledim.
güzel bir film.
ha belki bir şaheser değil ama. (belki de şaheserdir o kadar sinema bilmiyorum)
çok dingin bir kere.
sanki o hep düşlediğimiz sahil kasabasının sakinliğinde bir akış.
alttan alta hafif, ruha temas eden bir müzik.
sonra şiir gibi fransızca cümleler.
ve elbet valentine.
ahh valentine.
allahım bu nasıl duru bir güzellik böyle.
hani rolünün hakkını veriyor dedirtecek bir dinginlik.
bir masumiyet.
bir, bir,....
adını koyamadığım bir güzellik.
masal dinler gibi izledim.
öyle sevdim.


















+ neyin doğru olup neyin doğru olmadığını söylemek bana namussuzluk geliyor.
-gurur mu?
+ evet.gurur.

12.03.2016

last cab to darwin (2015)

şimdi bu filmi anlat desen anlatamam bayım. tarif de edemem. soundtrackını, ışığını, görselini, efektini zaten bilmem.
benim filmden anladığım; bir film sizi çaktırmadan, yavaş yavaş içine alıyorsa hatta bir filmde üç kez tuvalete giden beni bile tuvalete yollamıyorsa o film iyi filmdir bayım. yoksa yemişim kültünü, oscarını. sana bi'şey olmasın.

üç ay ömrü kalan reks'in ölüme giden yolculuğu esas konumuz. olaylar ve insanlar bu konu etrafında gelişiyor. benzerleri mutlaka yapıldı ve yapılmaya devam edecek. ama işte bu biraz farklı.
hani yolculuk filmleri ilgini çekiyorsa, biraz komedi, az biraz felsefe, az da dram olsun diyorsan o film bu filmdir işte. pişman olmayacaksın.
evet.
.
.


- nasıl hisediyorsun rex? korkuyor musun?
+ neyden, ölmekten mi?
- evet
+ evet galiba korkuyorum. daha önce hiç yapmadığım şeylerden oldum olası korkmuşumdur.


bu da reks'in mütevazı evi ve ölüme en yakın olduğu anda bulduğu huzur!
.

28.02.2016

tom hardy, cate blanchett ve yine blanchett..

iki gün, üç film.
tom hardy.
cate blanchett.

eskiler (dinazorlar) haricinde sektördeki çok artiZin ismini bilmem. zaten isim hafızam da iyi değildir. rast geldikçe izliyor, alkışlıyorum. bu arkadaşların filmlerini de anımsıyorum ötelerden.
lakin dün gece ve bugün. onları ayakta alkışladım. şapkamı çıkardım. onlarla güldüm. onlarla üzüldüm. onlarla gerildim. filmi onlarla yaşadım. bazı repliklerini not ettim. hülasa-ı kelam harcadığım her dakikaya değdi. bu genel oryantasyondan sonra kısaca film özellerine de değinerek bu sıkıcı pazar akşamına biraz olsun renk katmak isteyenlere kültür hizmeti yapalım. işte o üç film. seç, beğen, al canım izleyici....

locke (2013)

tek adam, tek mekan ve nasıl geçtiği anlaşılmayan seksen beş dakika.
tek adam ve bir depo benzinle ancak bu kadar güzel kotarılır bir film. hardy döktürmüş resmen.
hani üç tarafı denizle dört tarafı düşmanla çevrili cennet vatanımın güzide şehri istanbulunda kentsel dönüşümün gırla gittiği, beton kamyonlarının bir dakika eksik olmadığı sokaklarımızı gördükçe inşaat mühendisleri ve şantiye şeflerinin pür dikkat izlemesini dilediğim film olmuştur ayrıca.

filmin sonunda bir sürpriz bekliyordum. ha benim için kötü süpriz oldu. o ayrı. ne bileyim en azından konuştuklarından bir ikisini görebiliriz sanmıştım. küt diye bitti film. lakin içindeydim her vakit. arabanın arka koltuğunda hardy ile giden bendim sanki. o denli akıcıydı ki, kırk tane senaryo uydurdum aklımdan. doğal olarak hiç biri olmadı. ama bir bakıma da iyi oldu!


+ bir kez oldu.
- bir kez! bir kezle hiç arasında dünya kadar fark var. bir kezle hiç arasındaki fark iyiyle kötü arasındaki fark demek.
.

heaven (2002)

iyi nedir, kötü kimdir. sonuç için her yol mübah mıdır? yahut kurunun yanında yaş yanmalıdır? aşk her şeyi affeder mi? filmde polisle işbirliği içinde olan, onlarca masumun ölümüne yol açan uyuşturucu baronu yerine yanlışlıkla ikisi çocuk 4 masumu öldüren philippa ve aşığının tarafını tutarken 'vicdan çanları' yukarıdaki soruları sordurdu. belki yönetmenin sormamızı istediği sorular çok başkaydı ama film müziği ile konusu ile naifliği ile bir yerlerimize dokunuyordu işte. sanırım günümüzde böyle masum, temiz aşklara olan hasretimizden. ya da ve belki de başka sebeplerden. film bir senaristin ahut yönetmenin elinden değil de bir şairin elinden çıkmış gibiydi.
hani şiir sevmeyenlere bile şiiri sevdirecek güzellikteydi. sadeydi. naifti. çok güzeldi.


-ama bilmediğin bir şey var.  artık inanmıyorum.
+neye inanmıyorsun?
-akla. adalete. hayata.


notes on a scandal (2006)

şimdi konu hassas. ama oyunculuklar harika. cate zaten hem oyunculukta hem güzellikte nirvana yapmış. senaryo sağlam. amcam ince ince işliyor konuyu. ha deyim yerinde ise usta bir cerrah gibi cerahata neşteri koyuyor. dedim ya konu hassas. çarpık ilişkiler, hayatlar, yalnızlıklar. buhranlar, bunalımlar. ergenler, sosyal ilişkiler falan. hani bir nevi yer altından notlar! üzerine bir de sevgi, dostluk kavramlarının nasıl olması gerektiğini sorgulatan güzel bir ingiliz filmi olmuş. yine aradaki soğuk ama ince ingiliz esprileri de kayda değerdi.




-evlilik ve çocuklar harika. ama insan hayatına bir anlam katmıyor. sorumluluklar veriyor ama yardım etmiyor. babam derdi ki, metroda yazdığı gibi; boşluğa dikkat…
.

21.02.2016

the grand budapest hotel (2014)

keyifli, sürükleyici, şirin mi şirin bir komedi. büyük budapeşte oteli.
sevdim ben bu filmi.
sıfır mustafa'yı da sevdim. mösyö gustave'ı da. görsellere zaten aşık oldum.
karda kışta çekilmesine rağmen çok sıcak, masalsı bir film. aradaki süpriz oyuncular da cabası.
.
ince ve yerinde mesajlar. hakeza sırıtmayan bilakis gülümseten absürt sahneler.
son tahlilde tam bir "anderson masalı" olmuş. öyle kıyak bir film.
.
haa az daha unutuyordum. insanın o otelde yaşayası geliyor. benim geldi şerefsizim.
.

-her şey boş aslında, hayat göz açıp kapayıncaya dek geçiyor. bir bakmışsın, vücudun kaskatı kesilmiş. ah, iyiler nasıl da hep genç yaşta gidiyor.

20.02.2016

an inspector calls (2015)

ner'deyse tek bir mekanda, kısa ama vurucu diyaloglarla kotarılmış bir ingiliz şaheseri.
kime göre neye göre?  elbet benim "damak" zevkime göre. sizi bilemem. lakin bir şans verin isterim.
.
tamam diyaloglar, oyunculuklar iyi ama bu kadar da tesadüf olmaz ki dediğiniz anda bir sürpriz, sonra bir sürpriz daha. film bir şekilde ve her saniyesinde içinde tutuyor izleyiciyi. misal ben tuvalete gitmeme rekoru kırdım film bitene dek.
.
son tahlilde bayım ve siz saygıdeğer hanımefendi, diyalog üzerine inşa edilmiş tek mekan filmlerini seviyorsanız doğru yerdesiniz.
.

+tanrıya inanır mısın?
-evet
+nasıl oluyor da inanabiliyorsun?
-insanlara inanamıyorum çünkü.

31.01.2016

grandma (2015)

bir izlanda ve bir ingiliz filmine başlayıp ilk çeyrek saatlerinde çıkmak zorunda kaldıktan sonra tesadüfen buldum grandma'yı..
hani siz çılgın türkler nasıl dersiniz?  o la la...  işte öyle harika, bir film grandma..
.
bi'kere büyükkanne harika. ha biraz ağzı bozuk belki ama. olsun. hangimiz sevmedik!
kısaca, armut dibine düşer sözünü amerikalılar almış film yapmış.
bir torun-büyükkanne komedisi.
.
ama ve son tahlilde keyifli bir film.
yarın pazartesiymiş, sendrommuş sktiredin bir buçuk saatliğine.  oturun izleyin filmi.
adamın canını sıkmayın!


- senin ciddi anlamda sinir problemin var.
- hayır yok. puştlara karşı problemim var. insanlar puştluk edince sinirleniyorum.

30.01.2016

hepimiz akrebiz


bir belediye otobüsünün en arka koltuğuna oturmuş juno'nun sivri, hınzır ve cüretkar yorumuyla akrepler hakkında bilmediğim her şeyi öğreniyorum!

henüz sayfa 24te tutamadım kendimi. hatta dedim ki şoföre; " kaptan müsait bir yerde" 
"minibüs mü lan bu" dedi. aldırış etmedi. 
ben de durumun müsebbibine yazarım dedim. açtım maili, yumdum gözümü.
yok önce resmi çektim. sonra maili açtım
dedim ki kendime; "peki ama ne yazayım?"
içim dile geldi o sırada ; gerçeği, yalnızca gerçeği...

kitap öyle şahane. ama öyle sivri dilli ki, sevinsem mi üzülsem mi bilemedim.
hınzır yorumlarda misal gülmekten kırıyor ama ve öte yandan sivri ve cüretkar yorumlarla toprağın yedi kat altına gömdüğünde akrepleri " yok yahu o kadar mı kötüü" dedirtiyor.
türk sineması tadında yani. gülerken ağlatıyor. ağlatırken güldürüyor. öyle deli kitap..

ama ve son tahlilde çok nefis olmuş. iyi ki yazmış bu kitabı juno. iyi ki okuyorum. again, again...
.
şarkısız olmaz elbet. 
ve elbetteki scorpions...

18.01.2016

joy (2015)

rocky serisinin dram-komedi versiyonu.
vuruyorlar, vuruyorlar ama kadın düşmüyor. hani mahsun kırmızgül çekse pek bir anlamlı olurmuş film. nihayetinde zafer yıkılmayıp ayakta kalanın, inananın oluyor!
ha jennifer lawrence performansı çok iyi. güzelliği ateş gibi. o ayrı.
.
filme gelirsek;
sabahtan akşama kadar brezilya dizisi izleyen ruh hastası bir anne.
huysuz,aksi,lanet bir baba.
evin bodrumunda yaşayan asalak bir eski eş.
yetmezmiş gibi üstüne iki de çocuk.
ama zihni sinire taş çıkartan zehir gibi bir beyin;joy.
ağacı yaş iken eğen, bilge kişilik bir büyükanne ekseninde dönen tipik bir amerikan rüyası.
.
her rüya gibi bu rüya da kolay olmuyor elbet.
lakin neredeyse her amerikan filminde olduğu üzere mutlu sonumuz garanti.
.
son tahlilde izlediğime sevinsem mi üzülsem mi bilemediğim bir film joy. rahmetli ecevit misali çekinserim. izleyin ya da izlemeyin diyemiyorum.
kafanıza göre takılın...
.

tom waits sever misin sevgilim?

böyle karlı havalara diyorum sevgilim, ölesiye tom waits dinlenilir.
tekrar
ve
tekrar.
.

9.01.2016

bridge of spies (2015)

film bittiğinde şunu düşündüm;ölüm ile yaşamı ayıran ince ve net çizgi gibi hayatın bizatihi detayları da ikiye ayrılıp taraf olmuş durumda. ah araftayım dostlar, orta noktalar, gri alanlar hayat kabızlığımızı örtbas etme çabamızdan başka bir şey değil aslında.
bir gün trende yolculuk ederken üzerinize hain yaftasıyla ve nefretle yönelen gözler ertesi gün bir kahraman edasıyla gülümseyebilir.
böyle durumlarda "stoyki mujik" (dik duran adam) olmak her babayiğidin harcı değildir.
.
film gerçek hikayeden alınmış. ama bu kadar güzel sadece spielberg aktarır ve tom hanks canlandırırdı herhalde. müthiş bir film olmuş. müthiş.
öyle ki henüz filmin girişindeki diyalogsuz, sadece eşyanın ve şehrin gürültüsünün hakim olduğu bir kaç dakikalık başlangıçta hissediyorsunuz farklı ve güzel bir film izleyeceğinizi. 
misal abel amca'nın aynaya bakıp kendi portresini çizmesi, çalan telefonu alo bile demeden, hiç konuşmadan sessizce dinlemesi, sümüklü mendiliyle sokakta yürümesi falan. bu filmde unutmayacağım sahneler. 
yine abel amca'nın çocukluğuna dair anlattığı "dik duran adam" hikayesi ve bunun filmin sonuna cuk oturması eşsiz sahnelerden biriydi.
.
öte yandan filmde üç defa geçmesine rağmen her seferinde hem güldüğüm hem hak verdiğim diyalog filmin başka bir "şaheseriydi" bence. 
bizde de benzer söz vardır hani; ölmüşle olmuşa çare yoktur diye.
ölüm ya da olması kaçınılmaz olan şey için endişe etmenin faydası olur mu?
.
abel amca bir santranç ustası gibiydi adeta. hani "rus mus" ama sevdim lan ben abel amca'yı. 
filmi de sevdim elbet.
imdb 'de 7.8 puanı boşuna vermemişler. hatta az bile vermişler.
öyle sevdim.
siz de sevin.
.




3.01.2016

the intern (2015)

bazı oyuncular var ki 1,5 saat hiç bir şey yapmadan öylece dursun. sıkılmadan izlerim. robert de niro abimiz de onlardan biri. hathaway ablamızla birlikte çok güzel kotarıyorlar filmi.
.
sonda diyeceğimizi başta diyelim ki işbu yazıyı bitirmeden filmi izlemeye başlayın.
-sıcak,
-eğlenceli
-iğneleyici
-sessizce gülümseten klasik bir amerikan yapımı.

galiba filmin  tek sorunu da amerikan yapımı olması! ille de o "mutlu sonu"  sıkıştıracaklar bir yere. bırak ablacım (nancy meyers) inceldiği yerden kopsun. sen de en az benim kadar biliyorsun ki gerçek hayatta öyle olmuyor o işler.
bir de iş görüşmesinde oksijen tüplü adamın işi ne allasen. burak aksak senaryolu filmlerde olur böyle şeyler. yapmayın.
.
ama  ve yine de bu iki arızanın dışında film bu soğuk havalarda tavuk suyuna çorba gibi şifa.
izleyin yani. ömür gedik'i filan es geçin..

robert abi'nin çift saate alarm kurması, her gün traş olması, sırf ağlayan kadınlar için cebinde her daim hazır tuttuğu mendili, gravat kolleksiyonu, 1973 model klasik çantası ve anne hathawayin güzelliği filmin altını çizdiğimiz diğer sekanslarıydı.. evet.


- beni yanlış anlama mutsuz bir insan değilim. sadece biliyorum ki; hayatımın içinde bir boşluk var ve bunu doldurmaya ihtiyacım var.
.


1.01.2016

the lobster (2015)

tek cümle ile;  sıradışı , çarpıcı, psikopat bir film.

collin farrell'i in bruges ve true dedective'den sonra bu filmde de çok beğendim. hani amiyane tabirle döktürmüş abi.

bir de şu finali izleyiciye bırakma "hastalığı" ve  hitchcock filmlerindeki gerilim müziği de olmasaymış tam olacakmış sanki.

ama ve yine de bu soğuk kış günlerinde hararetle önereceğim bir film the lobster.

izleyin. pişman olmazsınız.
evet.



- insanın hissetmediği hâlde hissediyor gibi davranması, hissettiği hâlde hissetmiyor gibi davranmasından daha zor.
.

ane brun - big in japan

yıl   ; 2016
gün ;1 ocak
saat ; 10:03
yer ; istanbul,
sıcaklık -2 derece
.
radyomda bir şarkı çalıyor.  çok az şarkı beni böyle çarpar.
bu şarkı işte, beni olduğum yere çiviliyor adeta..
sözlerinin anlamını bilmiyorum ama
ne kadar duru
ne kadar huzurlu bir ses
öyle değil mi?
.